Tarımda üretimi artırmak için sahip olduğumuz manevra alanının giderek daraldığı bir dönemdeyiz. Dünya tarım arazisi varlığı 2001 yılında zirveye ulaştıktan sonra azalma eğilimine girerken, insanlık tarihi boyunca genişleyen tarım alanlarının artık büyüyememesi, önümüzdeki dönem için üretim artışını büyük ölçüde verimliliğe bağlıyor. Üstelik bunu, iklim risklerinin ve su kıtlığının giderek derinleştiği koşullar altında başarmak durumundayız.
2025 yılı bu tablonun Türkiye tarımı üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya koydu. Son 52 yılın en şiddetli kuraklığı buğdayda yüzde 13,7, arpada yüzde 25,9, kırmızı mercimekte yüzde 38,3 verim kaybına yol açtı. Nisan ayındaki tarihi don dalgası ise kayısı üretiminin yüzde 73,9’unu, kirazın yüzde 70,6’sını, antep fıstığının yüzde 61,5’ini yok etti.
Bu gelişmeler tek seferlik meteorolojik olaylar değil, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) öngördüğü yeni normalin güçlü sinyalleri. Küresel ortalama sıcaklık hemen her yıl rekor tazelerken, her 1°C’lik artış buğdayda yüzde 6, mısırda yüzde 7,4 verim kaybına neden oluyor. Ancak asıl risk kritik eşiklerin aşılmasından kaynaklanıyor: 35°C üzeri gün sayısının 5’ten 20’ye çıkması ya da sıcaklığın belirli bir seviyenin altında uzun süre kalması sadece verimi düşürmüyor, doğrudan üretim sisteminin dayanıklılığını olumsuz yönde etkiliyor. Artık soyut bir iklim riskinden değil, bundan sonraki hasat sezonlarının yeni gerçekliğinden bahsediyoruz. Karbon emisyonlarının azaltılması noktasında tüm dünya olarak Ulusal Katkı Beyanı (NDC) hedeflerimize ulaşsak bile, dünya uzun bir süre daha ısınmaya ve iklim dönüşmeye devam edecek. Dolayısıyla buna uyum sağlayacak önlemleri almak hayati bir öneme sahip.
Tarım işletmelerini bu yeni gerçeklik karşısında dirençli kılacak olan en önemli unsur, teknoloji ve iklim şoklarına karşı doğrudan koruma sağlayan adaptasyon yatırımları. Sisleme ve yağmurlama sistemleri düşük sıcaklıklarda bitkilerin donmasını önlerken, don pervaneleri (büyük rüzgar makineleri) yükseklerdeki sıcak havayla alçaktaki soğuk havanın yer değiştirmesini sağlayarak, ekstrem iklim olaylarına karşı ürünü koruyabiliyor. Örneğin Manisa'da üzüm yetiştiren orta ölçekli bir üretici, Nisan 2025’teki şiddetli don dalgasından önce bir don pervanesi yatırımı yapmış olsaydı, ürününün büyük kısmını kurtarabilirdi. Ama bu yatırımın maliyeti çoğu zaman tek bir hasat sezonunun karına yakın.
Meyve bahçelerinde kullanılan dolu ağları benzer mantıkla ani bir dolu fırtınasının üzün üzerinde oluşturduğu hasarı sınırlandırırken, tam otomasyonlu bir serada sıcaklık, nem, sulama gibi parametrelerin birlikte yönetilmesi sayesinde dekar başına verim 100 tona kadar çıkabiliyor. Açık alanda ise bu oran 10-20 ton seviyesinde kalıyor. Bunlar, akıllı tarımın yalnızca verimlilik değil, iklim direnci de sağladığını ortaya koyuyor.
Su tarafında da tablo son derece kırılgan. Falkenmark Endeksi’ne göre su stresi yaşayan ülkeler arasında yer alan Türkiye’de tarımsal sulama verimi yalnızca yüzde 52 seviyesinde; bitkiye ulaşan her litre suya karşılık bir litre israf ediliyor. Bu seviyede kıt ve kırılgan bir kaynak için artık “su varsa üret” yaklaşımının yerini, “her damlayı optimize et” anlayışının alması gerekiyor.
Ancak iklim değişikliğine uyum sağlayacak teknolojiler ciddi sermaye gerektiriyor. Türkiye’nin mevcut tarımsal işletme yapısı ise bu yatırımları öz kaynakla gerçekleştirebilecek ölçeğe sahip değil. Yaklaşık 2,5 milyon tarım işletmesi, yıllık 3,3 Trilyon TL’lik tarımsal GSYH’yi paylaşıyor. Bu da işletme başına aylık yaklaşık 110 bin TL net gelire karşılık geliyor ve yaklaşık 70 bin TL’nin de bir sonraki sezonun girdi maliyetine ayrılması zaruri. Elde kalan tutar, mevcut üretime devam etmenin dahi zor olduğu koşullar altında, adaptasyon yatırımına yetmiyor. Türkiye tarımının ağırlıklı mikro ölçekli aile işletmelerinden oluşan yapısı bu tasarruf açığını daha da görünür hale getiriyor.
Tam da bu noktada dış finansman, yani bankacılık sektörü, stratejik önem kazanıyor. Çünkü söz konusu olan yalnızca çiftçinin üretime devam edebilmesi ya da büyüyebilmesi değil; iklim risklerinin dayattığı dönüşümü finanse edebilmesi. Üstelik bugün itibarıyla yeşil varlık oranı gibi düzenleyici hedefler, taksonomiler, sendikasyon kredilerinde aranan sürdürülebilirlik kriterleri ve yasaklı faaliyet listeleri gibi somut mekanizmalar da finans sektörünün yönünü belirliyor.
Bu ortamda bankaların rolü tarımı yalnızca finanse etmenin ötesinde, iklim direncini güçlendiren ve gelecekteki üretim kapasitesini birlikte inşa eden stratejik paydaş rolü üstlenmek. Bu sorumluluğun pratikteki anlamını üç başlıkta toplamak mümkün. Birincisi, kredi tahsisinde teknoloji seçiciliği. Bankanın doğrulanmış, ölçülebilir etkiye sahip yatırımları önceliklendirmesi gerekiyor. İkincisi, ürün tasarımını nakit akışına uyarlamak; riske açık hasat gelirlerine göre esneyen ödeme planları ve parametrik sigorta gibi araçlar, sabit taksitli kredi mantığından daha dirençli bir çözüm sunuyor. Üçüncüsü, danışmanlığı finansmandan ayırmamak. Nihai karar her zaman çiftçiye ait olsa da, yanlış planlanan bir yatırımın maliyeti çoğu zaman faydasından fazla oluyor; bankanın burada yönü doğru tayin etmesi gerekiyor.
Elbette bu daha başında olduğumuz, gelişime açık bir süreç. Ancak hedef net: Tarımsal finansman ne kadar dönüştürücü bir nitelik kazanırsa, çiftliklerimiz o kadar iklim dirençli hale gelecek. Önümüzdeki on yılın en stratejik bankacılık gündemlerinden biri de bu dönüşümü kimin, hangi araçlarla ve ne kadar hızlı finanse edeceği olacak.
(2).jpg)
Safa Şahin
DenizBank Sürdürülebilir Finans ve Tarım Bankacılığı Ar-Ge Bölüm Müdürü