Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişime dair performansının ölçümlenmesine ve yönetilmesine ilişkin popüler bir yaklaşım olan ESG için zor bir yıl oluyor. ABD’de siyasetin iki kanadı da ESG’yi bir kum torbası misali hırpalamaya devam ediyor. Sol kanatta olanlar ESG yaklaşımının şirketleri temel sosyal konularda yeterince zorlamadığını, özellikle iklim konusunda yetersiz kaldığını söylüyorlar. Sağ cenahtakiler ise ESG’nin şirketlerin liberal bir ajanda takip etmeleri için sinsice kullanılan ve piyasalara ve rekabet özgürlüğüne darbe vuran bir yaklaşım olduğunu vurguluyorlar. Konsepti eleştirenlerin tamamı yeşil yıkama (şirketlerin ve yatırımcıların ESG temelli icraatlarını olduğundan daha büyük ve önemli gösterme yaklaşımları) konusuna dikkat çekiyor. Eleştirilerin dozunun artması nedeniyle birçok yönetici ESG konularından uzak durmaya çalışıyor. Hatta şirketler “yeşil susma (greenhushing)” olarak adlandırılan bir strateji çerçevesinde attıkları adımları topluma anlatmamayı, susmayı tercih ediyorlar. 

Tüm bunlara karşın şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişime dair performanslarını finansal performansla bütünleştirmeleri ve bunu şeffaf ve açık biçimde yapmaları önemli bir ihtiyaç. Ayrıca şirketler başta iklim değişikliği olmak üzere sosyal değişimlerde de rollerini üstlenmek zorundalar. Artık ESG’nin oluşturduğu bagajı geride bırakmanın ve kurumsal sürdürülebilirlik hareketine yeni bir rota çizmenin zamanı geldi. Tam da bu nedenle son iki yılımı tartışmalar düzenleyerek, liberaller ve muhafazakarlarla bir araya gelerek, konuyu destekleyen ve eleştirenleri dinleyerek, New York’a, Washington’a, Avrupa coğrafyasına giderek ve tüm bunların sonucunda ortak bir zemin bulmaya çabalayarak geçirdim. 

ESG konusundaki tartışmalar yıllarca sürebilir. Politik ve teknik anlamda çözümlenmeyi bırakın, henüz tam anlaşılamayan bir sürü karmaşık meydan okuma söz konusu. Buna en temel örneklerden biri ESG performansının değerlendirilmesi sırasında tekil önemliliğin mi çifte önemliliğin mi kullanılacağının kararlaştırılamaması. Tekil önemlilik (bazen finansal önemlilik de deniyor) ESG konularında hissedarlar için değer oluşturmayı baz alan bir değerlendirme yöntemi. Bugün kullanılan anlamda ESG’nin hâkim yaklaşımı bu. Çifte önemlilik ise bununla birlikte şirketin etkisini yani finansal performansını doğrudan etkilemese de dünyaya dair etkileri olan dışsallıkları da dikkate alan bir yaklaşım. Etki, somutlaştırılması ve ölçülmesi son derece zor bir kavram ve bu tür bir bilginin yatırımcılara veya diğer paydaşlara sunulması gerekliliğini tanımlayan bir politik uzlaşma veya kural da yok. Genel resme bakıldığında Avrupa ve ABD’deki liberaller çifte önemliliğin mecburi hale gelmesine dair çalışmalar yapıyor ve ölçümlemeye yönelik zorlukların bir şekilde aşılacağına inanıyorlar. ABD’deki muhafazakâr kesim ve birçok kurumsal şirket yöneticisi ise tekil önemliliği benimsiyor ve çifte önemliliğin elverişli ve kesin olmadığını savunuyorlar. Yanı durum karışık.

ESG tartışmalarının özünde aslında şirketlerin toplumdaki rolünün ne olduğuna dair bir soru var. Sorumlu bir şirket olmak ne anlama gelmeli? Ağdalı tartışmaları ve söylemleri bir kenara bıraktığımızda bu konunun şirket liderleri için de önemli bir meydan okuma olduğunu görüyoruz. Liderler, şirketlerinin hissedarlarına yönelik değeri nasıl oluşturduğunu net biçimde bilmeli ve ESG inisiyatiflerinin ne fayda verdiğinden haberdar olmalılar. Bununla birlikte ESG kapsamında neyi yapamayacaklarından da emin olmalılar. Neyin kendilerine neyinse kamu politikalarına sorumluluk yüklediğini anlamalılar. Genelde çok fazla sayıda şirket, yatırımcı ve politikacı bu iki dünyayı birbirine karıştırmaya meyilli oluyorlar. 

Şirketler ESG’ye dair etkin yönetişim düzenlemelerine yönelik lobi yapmalılar. Ancak makalemizin odaklandığı konu bu değil. Bunun yerine liderlere, ESG etrafında dönen politik savaşların oluşturduğu çapraz baskıları yönetmelerine yardımcı olacak üç strateji sunmaya çalışacağım. Bu üç stratejinin de özünde geleneksel anlamda ESG ile etki arasındaki farkı anlayabilmek yatıyor. (Diğer bir tabirle tekil ve çifte önemlilik arasındaki fark.) Liderler, bu stratejiler sayesinde tepkisel pozisyonlarından çıkıp politika evrenindeki tartışmaları proaktif olarak şekillendirme imkânına kavuşabilirler.

AMACINIZI NET VE AÇIK ŞEKİLDE İFADE EDİN

Bir şirket varlık nedeni olan ulvi amacını net ve keskin biçimde tanımlamış olmalı. Bugün ortalıkta dolanan vizyon, misyon ve değerler ifadelerinin büyük bir kısmı son derece sıkıcı ve her şirkete uyacak kadar genel. Amacın net ve keskin olması için değer üretmeyi etkileyen ESG unsurlarının açıkça belirtilmesi önemli. Bu aşamada şirketin dünyamız için olumlu ve olumsuz taraflarını genel ifadelerle belirtmeye gerek yok. Paydaş kapitalizmini ve çifte önemliliği destekleyenler bu yaklaşımdan hoşlanmazlar. Onlara göre zaman geçtikçe hissedarların ve paydaşların çıkarları yakınsamaya ve benzeşmeye başlar. Ancak bu çok da doğru bir önerme olmayabilir. Paydaşlara dair konuların bazıları hissedarların öncelikleriyle buluşmaz. Ödünleşimlerle karşılaşmak kaçınılmazdır. 

University Of Oxford’dan çalışma arkadaşım Colin Mayer bir şirketin amacının insanlığın ve gezegenin sorunlarına çözüm bulmak ve sorun oluşturan faaliyetlerini en aza indirgemek olduğunu söyler. ExxonMobil’in tanımladığı amaç, dünyanın enerji ihtiyacını kârlı biçimde karşılamaktır. Bugünün şartlarında bunu gerçekleştirmenin yolu yeşil ve kahverengi enerji kaynaklarını kullanmaktan geçiyor. Şirketin CEO’su Darren Woods, önümüzdeki 10 yıl içinde şirketin düşük karbon işinin (karbon yakalama, depolama ve hidrojen gibi) geleneksel petrol ve gaz işinden daha büyük bir hale geleceğini düşünüyor. Ancak kendisi bugünün enerji ihtiyacını karşılamak için fosil yakıtlı geleneksel alanlarda faaliyet göstermekten de gocunmuyor. 

Bazı şirketler amaçlarını tanımlama noktasında Birleşmiş Milletler’in (BM) 17 kalkınma amacını referans alarak özellikle de BM’nin insanlığın karşılanmamış ihtiyaçlarına yönelik listesine referans veriyorlar. Örneğin Nike, topluma katkılarını kalkınma amaçlarından üç (sağlık ve kaliteli yaşam), beş (toplumsal cinsiyet eşitliği), sekiz (insana yakışan iş ve ekonomik büyüme), 12 (sürdürülebilir üretim ve tüketim) ve 13 (iklim eylemi) numaralı amaçlar ile bağlantılı görüyor. Schneider Electric de kalkınma amaçlarına bağlantılı olduğunu belirterek çeyrek raporlarında bu konudaki sonuçları açıklıyor.

Şirketler müşterilerin karşılanmamış ihtiyaçlarının yanında hissedarlara yönelik değer üretmenin önündeki somut riskleri içeren ESG faktörlerini de dikkate almalı. Sektöre özgü risk faktörlerini yönetmek dünyanın daha kötü bir yere dönüşmesini engellemeye yardımcı olabilir ama daha iyi bir yere dönüşmesine destek olmaz. Bir şirket ESG’de tatmin edici sonuçlar almasa da pozitif bir etki oluşturabilir. Tesla’nın ESG notlarının düşük olduğunu hatırlatalım. Derecelendirme şirketi S&P Global’a göre Tesla’nın ESG notu 100 üzerinden toplamda 40. Çevre konusundaki notu 53 (sektörün en yüksek notu 81), toplumsal konularda notu 29 (sektörün en yüksek notu 84) ve yönetişime dair konularda notu 40. (sektördeki en yüksek not 69) Tesla, ürettiği elektrikli otomobillerle çevreye yönelik pozitif bir etki oluştursa da hisse değerini etkileyecek kadar büyük bir işgücü ve çalışan ilişkileri sıkıntısı yaşıyor. Sağ cenahtan olan ve ESG’yi eleştirenlerin temel yanılgıları, tekil önemlilik odaklı ESG’nin liberal bir politik ajandaya hizmet ettiğini düşünülmeleri. Bu kadar kesin bir durum yok. Olay aslında değer üretmeye yönelik sürdürülebilirlik mevzularından başka bir şey değil. Tesla’nın notu düşük çünkü derecelendirme şirketleri Tesla’nın yönetişim ve çalışan ilişkileri konusundaki sıkıntılarının şirketin finansal geleceğine olumsuz etki yaptığına inanıyorlar. 

Neredeyse tüm şirketler negatif dışsallıklara neden olur. Bu, ESG performansı ve dünyaya olumlu etkisi açık olan şirketlerde dahi görülen bir durumdur. Önemli olan bu konuda açık ve dürüst olmaktır. Sol tandansı olan ve eleştirel bakan kesimler bu negatif dışsallıkları dile getirirler ve şirketlerin bunları çözümlemek için yeterince çaba göstermediklerinden yakınırlar. Ne yazık ki negatif dışsallıklar kaçınılmazdır ve ESG notlarını etkilemek durumunda olmayabilirler. Owens Corning’in S&P Global ESG notu 85 ve her bir ESG segmentinde sektörüne özgü mümkün olabilen en yüksek nota sahip. Şirket döngüsel ekonomi oluşturmaya kararlı ve aktivitelerini, BM amaçlarıyla ilişkilendiriyor. Tüm bunlara rağmen şirketin kullandığı enerjinin yarısından biraz fazlası yenilenebilir olmayan kaynaklardan (kömür de dahil) geliyor. Üretim yapısı su kullanımına dayalı ve yerel toplulukların su kaynaklarının üzerinde baskı oluşturuyor. Ayrıca önemli ölçüde katı ve riskli atık da oluşturuyor. Şirket tüm bu alanlarda gelişim sağlamaya yönelik hedefler ortaya koymuş, bunların arasında 2030’da sıfır atığa erişmek de var. Ancak kısa vadede bu aktiviteler finansal durumu için bir risk teşkil etmediğinden ESG notları üzerinde önemli bir etki oluşturmuyor. 

Bir şirket sorumlu bir kurum olarak görülmek istiyorsa negatif dışsallıkları azaltmaya yönelik planları olmalı. Her şirket bu dışsallıkların neler olduğunu bilir. STK’lar, gazeteciler ve diğer gözlemleyici kurumlar geniş bir çevre ve sosyal konu skalasında şirketleri uyarma konusunda iyi bir iş çıkarıyorlar. Şirketlerin önündeki meydan okuma negatif dışsallıkları hissedarlar için oluşan değere zarar vermeden nasıl çözümleyecekleri konusunda yoğunlaşıyor. Buna örnek olarak şirketlerin karbon azaltma hedefleri koyması ve bunun yönetim kurulu tarafından sahiplenilmesi verilebilir. Bu tür hedefler koymak inovasyonu hızlandırabilir ve rekabet avantajı sağlayabilir. 

Negatif dışsallıklara dair en önemli örneklerden biri de sigara üretimidir. Philip Morris International ya da kısaca PMI (bu şirkete danışmanlık veriyorum) 2030 yılında gelirlerinin üçte ikisinden fazlasını “dumansız ürünlerden” elde etmeye yönelik bir hedef belirledi. Bu hedefe giden yolda diğer sigara ürünlerine kıyasla daha az zarar verdiği (yine de tamamen zararsız olmayan) iddia edilen bir ısıtmalı tütün ürünü üretti. Bu ürün geleneksel sigaralara göre daha kârlı. Şirket bu agresif hedefi çerçevesinde önemli bir dönüşümden geçiyor.

Ancak günün sonunda negatif dışsallıkları bertaraf etmenin etkin yolu düzenlemeler yapmaktan geçiyor. Yeni kanunlarla bu dışsallıklar finansal önemlilik faktörü haline getirilebilir. Şirketleri hissedarlara değer üretme sürecinde oluşan dışsallıklardan sorumlu tutmanın yolu düzenlemelerden geçer. Şirketler, özellikle de ABD’de olanlar, genelde her türlü kanuna ve düzenlemeye karşıymış gibi görülürler. Örneğin benim de desteklediğim karbon vergisi konusu… Ancak her türlü düzenlemeye bir refleks gibi karşı çıkmak hata olur. Şirketlerin toplumun kendilerinden çok fazla şey istediğine yönelik şikâyette bulunması normal. Ancak şirketlerin, devletlerin negatif dışsallıklara çözüm getirmek için ne yapmaları gerektiğine dair bir önerileri de olmalı. Şirketler düzenlemelere itiraz etmektense düzenlemeler için girdi oluşturacak biçimde konumlansalar daha iyi olur.

Owens Corning kendi dışsallıklarına çözüm bulabilmek için düzenlemeleri destekleme kararı almıştı. Şirket 2023 sürdürülebilirlik raporunda, “Sahip olduğumuz sistemlerle ve politikalarla dünyanın her yerinde bizden bekleneni karşılayabilecek durumdayız. Bu sistemler ve politikalar bizi geleceğe de hazırlıyor zira dünyanın her yerinde kanun yapıcılar iklim değişikliğiyle mücadele etmek için ardı ardına düzenlemelere gidiyor” ifadesini kullanmış. PMI da benzer şekilde yönetim kurulundaki tüm üyelerin tek tek imza koyduğu bir amaç bildirgesi yayınlayarak “doğru düzenlemeler ve toplumdan gelen desteklerle birlikte 10-15 yıl içerisinde bazı ülkelerde sigara satışının sonu getirilebilir” diyor. 

Özünde sorumlu bir şirket olmak için net bir amacınızın olması şart. Ayrıca şirketin uzun vadeli hissedar getirisi sağlarken sosyal ve çevresel konularda neler yapabileceği veya yapamayacağı konusunda da kafasının net olması gerekli.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK RAPORUNUZ KONUSUNDA DÜRÜST OLUN

ESG konusundaki şeffaf yaklaşımın temeli, raporlama standartlarıdır. Jean Rogers ile kurduğumuz Sürdürülebilirlik Muhasebe Standartları Kurulu’nun (SASB) hayata geçmesinden bu yana 13 yıl geride kalsa da henüz evrensel bir standart seti üzerinde uzlaşma sağlanamadı. Ancak bu uzlaşmanın eli kulağında. Finansal standartlar şirketlerin performansın iyi ve kötü taraflarını bildirmelerini zorunlu kılar. Sürdürülebilirlik standartlarında da aynı yaklaşım geçerli olacak. Şirketlerin hem ESG performansında hem de etki performansında dürüst ve açık olmaları beklenecek. Şirketler bir yandan hissedarlarına para kazandırırken diğer yandan da dünyanın daha iyi bir yer olmasına yardımcı oluyorlarsa bunu nasıl başardıklarını açıklamalılar. Eğer hissedarlarına para kazandırırken dünyaya kötülük yapıyorlarsa bu net biçimde ortaya çıkmalı. Eğer dünyayı iyi bir yer haline getirmek için hissedarlarının çıkarlarından feragat ediyorlarsa bu da belirtilmeli. Standartlara dayalı dürüst bir raporlama yeşil yıkama ve yeşil susma gibi konuların çözümlenmesine de yardımcı olacaktır. 

Şu anda küresel ölçekte birden fazla standart yaklaşımı olduğunu görüyoruz. Uluslararası finansal raporlama standartları kurumu IFRS’in bünyesinde yer alan Uluslararası Sürdürülebilirlik Standartları Kurulu (ISSB) finansal önemliliği esas alıyor. Avrupa’da ise Sürdürülebilirlik Raporlama Kurulu (SRB) 12 standart geliştirmiş durumda. Bu kurul, şirketlerin hem finansal önemlilik hem de sosyal etki anlamında raporlama yapmalarını talep ediyor. ABD’de ise menkul kıymetler ve borsa komisyonu SEC, iklim konusunda duyuruları zorunlu hale getiriyor. Bu zorunluluğun daha genişletilmesi veya tamamen yürürlükten kaldırılması konusunda birçok dava açılsa da kural olduğu gibi duruyor. Son olarak geçmişi 1990’lara kadar uzanan Küresel Raporlama Girişimi (GRI) temel olarak dışsal etkilere odaklanıyor ve şirketlerin sosyal etkilerini dikkate alıyor. Şirketlerin yaşadığı raporlama sıkıntılarını azaltmak için bu farklı standartlar arasında bir uyum sağlanmasına ve tek bir küresel standart oluşturulmasına yönelik tartışmalar devam ediyor. Bu sırada Avrupa’daki şirketler SRB standartlarına uymakla mükellef kılınıyor. GRI standartlarını kullananların da buna devam etmeleri bekleniyor. Ayrıca tüm şirketler ISSB standartlarına da uyma çalışmaları yapıyorlar.

HİSSEDARLAR VE PAYDAŞLARLA İLİŞKİLERDE YAPICI OLUN

İster ESG lehinde ister aleyhinde olsun hissedarlara yönelik sunulan teklifler ABD’de kültür savaşlarının bir cephesi haline geldi. ESG’yi konu alan tekliflerin sayısı 2022’de 273 iken 2023’te 337’ye yükseldi. Bu teklifler iklim konusunda önemli etkisi olan (Chevron veya ExxonMobil gibi) şirketlerin genel kurullarında veya sosyal konularla anılan şirketlere (Amazon veya Walmart gibi) yönelik verildi. Buna karşın yatırımcıların bu teklifleri destekleme oranları aynı dönem içerisinde yüzde 30’dan yüzde 20’ye geriledi. Temelinde kapsayıcılık ve hakkaniyet konularını barındıran ESG karşıtı tekliflerin sayısı 2021’de 30 iken 2023’te 79’a yükseldi. Bu tekliflerin yatırımcılarda bulduğu desteğin oranıysa yüzde 3.

ESG konusunda verilen hissedar tekliflerinin kalitesi de değişkenlik gösteriyor. Bunların bazıları ekonomik faydadan (değer temelli) ziyade politik pozisyonlara (değerler temelli) yönelik kurgulanıyor. ESG lehinde teklifler hissedarlara değer üretme argümanını içermeye çalışsa da bu genelde yüzeysel kalıyor ve somut delillerle desteklenemiyor. Örneğin “iklim riski finansal bir risktir” ya da “çeşitlilik performansı artırır” gibi genel ifadelerden öteye gidilemiyor. İronik olan şu ki sağ cenahtakiler ESG’yi liberal politikalar için bir araç olmakla suçlamalarına karşın muhafazakârların desteklediği ESG aleyhindeki birçok teklifin de özünde son derece politik olduğu (bu tekliflerde “iklim değişikliğini çözmeye çalışmak ABD’nin fosil yakıt sektörünü zarar veriyor” gibi ifadeler geçer) görülüyor. Bu tekliflerde ESG’nin şirketlerin hisse değerini düşürdüğü söylense de kendi argümanlarının faydası hakkında bir şey söylenmiyor.

ESG’ye yönelik tekliflerin sayısı yıllar içinde artış göstermesine rağmen bu tekliflerin toplamdaki oranı oldukça az. Yine de konuya dair artan ilgiyi göstermeleri açısından önemliler. Liberaller için önemli bir konu olan iklim değişikliği ve muhafazakârlar için önemli olan kapsayıcılık ve hakkaniyet, şirketler üzerinde baskı yaratan konular arasında öne çıkıyor. Kendini STK’lar ve toplumsal duyarlılığı olan yatırımcılar üzerinden gösteren sol yaklaşım, şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişime dair konularda daha fazla yük almaları gerektiğini savunuyor. Genelde politikacılar ve muhafazakâr ticari kurumlar üzerinden sesini duyuran sağ cenah ise şirketlerin kamu politikası alanına girerek boşu boşuna hissedar değeri erittiklerinden dem vuruyorlar. Farklı ideolojilerin olduğu bir dünyada çatışmalar yaşanması kaçınılmazdır. Bu tartışmaların sonu gelmeyecek. 

Bir şirketin bu baskılarla göğüs germesi için yapıcı bir tavır ve doğru ve dürüst bir raporlama ortaya koyabilmesi çok önemli. Karşınızdaki grup çok düşmanca davransa dahi gidilecek yol bu olmalı. Bu grupları göz ardı etmek onların yok olmalarını sağlamayacak. Onlara karşı çıkmak rasyonel değil duygusal bir çatışmayı getirecek. Kurumsal şirketler ve onların yönetim kurulları eleştirenlerin ne dediğini dinlemek zorundalar. Ardından sürdürülebilirliğe dair hangi konuların değer üretiminde önemli olmadığını açıklamak ve bunların bazılarının ancak kanunların değişmesiyle birlikte önemli noktaya taşınabileceğini söylemek durumundalar. Şirketler negatif dışsallıkları hakkında ne yapabileceklerini ve ne yapamayacaklarını açıklamak ve hangi alanlarda düzenlemeler gerektiğine dair fikirlerini belirtmekle mükellefler. Şirketlerin “daha fazla” sorumluluk almalarını isteyenlerin bazıları bunları dinleyecek, bazıları dinlemeyecek. Bazı gruplar kapalı kapılar ardında şirketlere hak verecekler ama halkın önünde farklı konuşacaklar. 

İşte tam da bu nedenle bir şirketin hissedarlarıyla, STK’larla, politikacılarla ve sektör birlikleriyle olan ilişkilerinde proaktif olması önemli. Şirketler değer üretme sürecinde sürdürülebilirliğin kritik öneme sahip olduğunu vurgulamalı ve bunu rakamlara dökebilmeli. Başkalarının oluşturduğu hikâyeye karşı savunma yapmaktansa kendi hikâyelerini oluşturmaları gerekir. 

Sürdürülebilirliğe aşırı odaklanmakla eleştirilen Unilever’i ele alalım. Şirket yeni CEO’su Hein Schumacher ile “büyüme aksiyon planı” adını taşıyan bir yaklaşım benimsiyor. Schumacher ve sürdürülebilirlik üst yöneticisi Rebecca Marmot, yayımladıkları açık bir mektupla daha az sayıda ancak etkisi daha yüksek işler yapacaklarını vaat ettiler. Mektupta bu yaklaşımın sürdürülebilirlik ajandasıyla da uyumlu olduğu belirtiliyor. Şirket artık dört büyük sürdürülebilirlik konusuna odaklanacak: İklim, doğa, plastikler ve geçim. “Bunlar işimiz için somut öneme sahip alanlar. Bu nedenle finansal hedeflerimize varmaya yönelik kararlılığımız gibi bu alanlarda da detaylı ve zamanlaması net planlar ortaya koyuyoruz.”

SORUMLU ŞİRKETLER YAKLAŞIMI, kurumsal liderlerin bazı zorlu konularla mücadele etmelerini gerektiriyor. Bu yolda karşılaşılacak sorunların metodik ve siyaset üstü bir şekilde çözümlenmesi gerekli. Başka bir deyişle, şu anda ESG tartışmalarına neden olan kültür savaşlarından kaçınmak elzem. Bu nedenlerden dolayı ESG kavramının tamamen ortadan kalkabileceğini düşünüyor ve buna inanıyorum. Kurumsal yöneticiler ESG hakkında konuşmaktansa şirketlerinin hem hissedarların hem de diğer paydaşların ihtiyaçlarına nasıl yanıt verdiğini anlatmalılar. Düzenleme ve kanuni ortam değişmeden hangi negatif dışsallıklara odaklanamayacaklarını da açıkça ifade etmeliler. Bundan sonrasında ise görev bizlere, yani toplumlara ve siyasete düşüyor. Gelecek nesiller için adil ve sürdürülebilir bir toplum bırakmanın yollarını bulmaya dair yapıcı bir diyalog başlatılmalı. Bu açıdan bakıldığında ESG kültür savaşlarını geride bırakmak, işin sadece kolay kısmı. 

ROBERT G. ECCLES, Oxford University Said Business School’da misafir öğretim üyesi ve Sürdürülebilirlik Muhasebe Standartları Kurulu’nun kurucu başkanıdır.