Tanınmış bir filozof, Bill Gates’in en sevdiği bilim insanı, araştırmacı bir gazeteci ve bir sivil toplum kuruluşu kurucusu aynı dönemde aynı meseleye dair kitaplar yazıyorsa, karşımızda derhal uğraşmamız gereken devasa ve karmaşık bir sorun var demek.

Aksayan küresel gıda sistemimize dair düşünmeniz gereken bazı çarpıcı gerçekler var: Amerikalıların yüzde 40'ı obeziteyle mücadele ederken, Afrikalıların yüzde 20'si yetersiz besleniyor. Dünya şu anda her bir kişiye günde 3.000 kalori sağlayacak kadar gıda üretse de bu besin miktarının tam üçte biri çöpe gidiyor. Üstelik çiftlikler ve hayvancılık tesisleri bir yandan iklim değişikliğinin tehdidi altındayken, diğer yandan bu krize yol açan karbondioksitin büyük bir bölümünden bizzat sorumlular.

Uzmanlar, 2050 yılına kadar 8,2 milyara ulaşacak dünya nüfusunu beslemenin tek yolunun gıda üretimini artırmaktan ve daha dengeli, verimli bir dağıtımdan geçtiği konusunda hemfikir. Ancak gezegenimizi korumak için tarım sektörünün aynı zamanda çevresel ayak izini de büyük ölçüde azaltması gerekiyor. Asıl soru ise şu: Riskler bu denli önemli bir boyuttayken, daha az kaynakla nasıl daha fazlasını üretebiliriz?

 

Kraliyet Felsefe Enstitüsü'nün eski akademik direktörü ve How the World Eats kitabının yazarı Julian Baggini, işe ortak ilkelerle başlamamız gerektiğine inanıyor. Doğu Afrika'daki Masailerden Kuzey Kutbu'ndaki İnuitlere, Arjantinli gaucholardan Butanlı küçük üreticilere, Çinli pazar esnafından Hollandalı endüstriyel çiftçilere kadar okurlarını farklı toplulukların yerel yemek kültürlerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Böylece yediğimiz ve içtiğimiz her şeyi üretmek, işlemek, taşımak ve tüketmediklerimizden kurtulmak için kurduğumuz sistemlerin hem çeşitliliğini hem de karmaşıklığını gözler önüne seriyor.

Baggini, mevcut gıda düzenimizin yalnızca insanları değil, çevreyi ve hayvanları da yarı yolda bıraktığını söylüyor. Zira hem gerçek hem de mecazi anlamda birileri aşırı kilo alırken diğerleri açlıkla yüzleşiyor. Üstelik bu sistem aşırı kaynak tüketimi ve yarattığı sonuçlarla çevreye zarar verirken, birçok çiftliği hayvanlar için adeta cehenneme çeviriyor. Yine de sığır etini bırakmak gibi çözümlerin kimi yerlerde işe yarasa da her coğrafyaya uymayacağını da ekliyor. 

Baggini'ye göre en doğru yöntem; cesur ve vizyoner siyasetçilerin, iş insanlarının ve tüketicilerin belirli değerlere öncelik vermesinden geçiyor. Bu değerler ise gıda dünyasının birbiriyle bağlantılı parçalarını kavramaya dayalı bütüncülük, azaltma ve yeniden kullanmayı hedefleyen döngüsellik, farklı yaşam tarzlarını kabullenen çoğulculuk, kârdan ziyade doğrudan beslenmeye odaklanan gıda merkezcilik, inovasyon ve uyum yeteneğini gösteren pratiklik, tüm canlılara duyulan merhamet ve herkes için adil pay ile söz hakkı tanıyan adalet. 

 

Böyle bir küresel gıda felsefesi sağlam bir ilk adım olabilir, ancak gıda ve iklim krizinde somut bir ilerleme kaydetmek için bilim temelli uygulamalara da ihtiyacımız var. Bu noktada Manitoba Üniversitesi'nden emekli profesör, Gates'in yakın dostu ve How to Feed the World kitabının yazarı Vaclav Smil ile Politico ve We Are Eating the Earth kitabının yazarı Michael Grunwald’ı dinleyelim. Smil; insanların neden tarıma başladığı ve hayvanları evcilleştirdiğinden, hayatta kalmak için aslında hangi besinlere ihtiyaç duyduğumuza (peşinen söyleyelim: tahıllar ve baklagiller), et tüketiminin politik boyutundan gıda sektörünün göz ardı edilen ekonomik katkı ve maliyetlerine kadar pek çok konuyu derinlemesine ele alıyor. Ardından bir dizi pratik öneri de sunuyor: Çiftçiler üretimi artırmak için nöbetleşe ekim, gübre geri dönüşümü, tohum ıslahı ve teknoloji destekli hassas tarım gibi sahada denenmiş yöntemleri kullanmalı. İsrafı azaltmak adına gıda şirketleri lojistik operasyonlarını modernize etmeli, daha az seçenek ve daha küçük porsiyonlar sunmalı. Çevreye verilen zararı en aza indirmek için ise hükümetler yoğun endüstriyel tarım ve hayvancılık faaliyetlerine sınır getirmeli ve tüketiciler de et tüketimini kısıtlamalı. Smil, "Ben ne kötümserim ne de iyimser, ben bir bilim insanıyım," diyor. Bu yüzden de umudunu başarısı kanıtlanmış çözümlere ve bunların sağlayacağı kademeli iyileşmelere bağlıyor. 

Grunwald’ın kitabı, Smil’in anlatım tarzı ve tonundan biraz farklı. Yazar genel olarak yıllardır "Çevre meselesini ciddiye almazsak hapı yuttuk," uyarısında bulunan Princeton Üniversitesi ve Dünya Kaynakları Enstitüsü araştırmacısı Tim Searchinger’ın izinden gidiyor. Ayrıca her iki yazar da hem krizin boyutları hem de en umut vadeden çözümler konusunda hemfikir. Grunwald, "Gezegeni ateşe atmadan dünyayı doyurma mücadelesi, petrolden vazgeçmek kadar devasa bir meydan okuma," diyor. "Yine de insanlık bunu çözmeyi gerçekten isterse altından kalkabileceğimiz bir problem." diye de ekliyor.

Smil’in yaklaşımlarına benzer olarak o da dana eti yerine tavuk, domuz eti ve bitkisel protein alternatiflerine yönelmeyi, karbonu toprakta tutan tarım ve otlatma yöntemlerine geçmeyi, verimliliği artırmayı ve bilimsel araştırmalarla altyapı projelerine daha fazla kaynak aktarmayı öneriyor.  Grunwald, "Endüstriyel çiftlikleri verimli kılan teknolojilerden bazılarının yaygınlaşması şart," diye ekliyor. Çevre aktivistleri buna karşı çıkabilecek olsa da "Yoksul ülkelerin daha iyi genetik yöntemlere, besin teknolojilerine ve endüstriyel tarımın sunduğu diğer inovasyonlara ihtiyacı var, tabii mümkünse yıkıcı tarafları olmadan."

Grunwald da tıpkı Baggini gibi Searchinger gibi cesur liderlere daha fazla ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyor. Searchinger’ı önyargıların veya sürü psikolojisinin değil, yalnızca somut gerçeklerin peşinden giden bağımsız bir düşünür, farklı alanları harmanlayan bir sentezci ve durmaksızın düşünen bir araştırmacı olarak tanımlıyor. 

Çiftliklerin, balıkçılık tesislerinin ve fabrikaların sıkı sosyal ve çevresel standartlara uyumunu denetleyerek ürünlerini daha iyi fiyatlarla satmalarını sağlayan, kâr amacı gütmeyen Fair Trade USA’in kurucusu Paul Rice da bu tanıma uyan sektör liderlerinden biri. Rice, Every Purchase Matters adlı kitabında Nikaragualı çiftçi Santiago Rivera, Green Mountain Coffee Roasters kurucusu Bob Stiller ve Walmart CEO'su Doug McMillon gibi benzer çizgide ilerleyen diğer isimlere de işaret ediyor. Bu isimlerin tümü yalnızca sürdürülebilir değil, aynı zamanda doğayı ve insanı gözeten, onaran ve bizi daha iyi bir yarına hazırlayacak bir küresel gıda sistemi için çabalıyor.

Rice’ın girişimi zamanla kahve ve çikolatadan deniz ürünlerine ve kinoaya kadar çok geniş bir alana yayıldı; farklı coğrafyalarda ve tedarik zincirlerinde binlerce ürünü sertifikalandırmaya başladı. Bu süreçte Rice, adil ticaret modelini hakkıyla uygulamanın paydaşlar arasında adeta "dinamik bir dans" olduğunu gördü. Ayrıca işin öğrenmeye, uyum sağlamaya ve dönüşmeye açık olmayı gerektirdiğini de anladı. Örneğin büyük şirketleri sisteme çekebilmek için ekibiyle birlikte çoğu zaman tedariğin yalnızca ufak bir kısmıyla işe başlamak zorunda kaldı. Biyolojik haşere kontrolü üreticiye yetmediğinde ise kimyasal çözümlere belirli bir tolerans gösterilmesi gerekti. Kitabında bu dengeyi şöyle özetliyor: "Bazen çizgimizi net çekip dik durmamız gerekir, bazen de uzlaşma ve pragmatizm sanatını kucaklamamız şart." 

Ortak ilkeler, başarısı kanıtlanmış uygulamalar, cesur ama aynı zamanda pragmatik bir liderlik: Bu büyük sorunların üstesinden gelmek için kulağa oldukça etkili bir reçete gibi geliyor.

Bu makalenin bir versiyonu Harvard Business Review'ın Mayıs–Haziran 2025 sayısında yayımlanmıştır