Serdar Turan

HBR Türkiye Genel Yayın Yönetmeni

COP31’e Giderken: Türkiye Sürdürülebilirlikte Yeni Bir Hikâye Yazabilir mi?

22 Nisan 2026, Çarşamba

HBR Türkiye Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turan ile sürdürülebilirliğin iş dünyasındaki stratejik rolünü, küresel gündemdeki değişimi ve COP31e giden sürecin Türkiye için ne ifade ettiğini ele aldık.

Son dönemde jeopolitik gerilimler, ticaret savaşları, seçim döngüleri ve büyüme baskıları nedeniyle sürdürülebilirlik gündemi zayıflıyor mu?” tartışması yeniden alevlendi. Siz buradaki tabloyu nasıl görüyorsunuz? Bugün dünyada sürdürülebilirlik gerçekten geri plana mı itiliyor?

Sürdürülebilirliğin son birkaç yılda uluslararası anlamda gündemdeki yerinin nereye doğru evrildiği konusunda yaptığınız tespitlere katılıyorum.

Evet, sürdürülebilirliğin son dönemde kurumsal ajandada bir miktar geriye doğru ilerlediğini kabul etmemiz gerekiyor. Bunun birkaç nedeni var. Dünyadaki jeopolitik gelişmeler, ekonomik konjonktürdeki belirsizliğin artması, regülasyonlara dair tartışmalar ve siyasi atmosferdeki değişimler sürdürülebilirlik kavramını geri plana itiyormuş gibi gösteriyor.

Ancak bunun kısa vadeli bir dinamik olduğunu düşünüyorum. Orta ve uzun vadede sürdürülebilirliğin şirketlerin performansı, iş modeli ve hatta varoluşsal noktada vazgeçilmez olduğu gerçeği değişmiyor. Sürdürülebilirliği doğru uygulayan ve içselleştiren şirketlerin önemli değer üretme potansiyeline sahip olduğu neredeyse herkes tarafından kabul ediliyor. En sürdürülebilirlik karşıtı argümanlara baktığınızda bile bu karşıtlığın uzun vadede var olamayacağını görüyorsunuz.

Bir çağ geçişi yaşıyoruz. Bu çağ dönüşümünde her şey daha kaotik, daha kısa vadeli ve daha yangın” bir atmosferde ilerliyor. Sürdürülebilirlik büyük ve bütünsel bir resim olduğu için bu ortamdan etkilenmesi doğal.

Bugün şirketleri üç grupta görüyoruz.

Birinci grup, sürdürülebilirliği hiçbir zaman gönülden benimsememiş, konjonktür gereği, regülatör istediği için veya siyasi yapılar buna el verdiği için desteklemiş olanlar. Bu grup ilk fırsatta geri adım attı.

İkinci grup, 5–10 yıl önce ne diyorsa bugün de aynı kararlılıkla devam eden, gerekirse bedel ödemeyi göze alan şirketler.

Asıl büyük grup ise ortada yer alıyor. Bu şirketler sürdürülebilirliğin uzun vadeli değerinin farkında ancak pazar realiteleri, ekonomik baskılar ve siyasi konjonktür nedeniyle stratejik kış uykusu” diyebileceğimiz bir konuma geçmiş durumdalar. Uygulamaları tamamen bırakmak yerine isim değiştirerek, kapsamı yeniden çerçeveleyerek, dönemin ruhuna uygun hale getirerek devam ettirmeye çalışıyorlar.

Ben bu dönemin geçici olduğunu düşünüyorum. Rüzgâr dindiğinde sürdürülebilirlik yeniden daha görünür biçimde ajandaya taşınacaktır. Bu süreçte yapılması gereken, söylemleri devam ettirebilmek, dönemin ruhuna uygun şekilde sürdürülebilirliğin nasıl şekil değiştirdiğini doğru okumak ve bunu anlamlandırmak.

Bu bağlamdaki gelişmeler böyleyken sürdürülebilirliğin stratejik konumunu nasıl yeniden ele almalıyız?

Stratejik anlamda kabuk değişikliğine ihtiyacımız var. Strateji özellikle son 10 yıldaki gelişmeler çerçevesinde katı ve rijit bir yapı olmaktan çıktı. Bizim burada stratejinin iki boyutu olduğunu görmemiz gerekiyor. Birincisi çekirdek strateji: şirketin amacına hizmet eden, özünü oluşturan çerçeve. İkincisi ise akışkan, emergent strateji: koşullar değiştiğinde uyum sağlayan boyut.

Strateji yolculuğuna başlarken ekonomi, siyaset, teknoloji gibi parametrelerle ilgili varsayımlarda bulunuruz. Bu varsayımlar her zaman tutmayabilir. Tutmadığı noktada stratejinin akışkan kısmını güncellememiz gerekir. Ancak bu, çekirdeği terk edip bu dönemin geçer akçesi neyse ona uyumlanalım anlamına gelmez. Bu dönemde sürdürülebilirliğin stratejik konumunu güçlendirmenin yolu, atmosferde zamanın ve bağların gerektirebildiği doğru konumlanmayı bilmekten geçiyor.

İkinci boyuta baktığımızda, sürdürülebilirliği iklim, sosyal ve yönetişim olarak düşündüğümüzde ve kurumsal dünyaya baktığımızda iklim tarafında tartışmanın ötesine geçmiş durumdayız. Amerika’daki soğuk hava dalgalarından okyanuslarda azalan biyoçeşitliliğe kadar birçok noktada gezegen alarm veriyor. Sosyal ve yönetişim boyutunda ise kurumsal dünyada bazı parametreleri değiştirerek çok önemli stratejik konumlanmalar yapabiliriz.

Örneğin işe alım sistemini önyargısız ve objektif hale getirmek çeşitlilik ve kapsayıcılık sağlıyor. Performans sistemini iltiması ortadan kaldıracak şekilde tasarlamak hakkaniyet olarak karşımıza çıkıyor. Kârın bir kısmını toplumsal kalkınma projelerine yönlendirmek, ESG’nin S’sine katkı sağlıyor yani sosyal etki yaratıyor. Eğitim programlarını sürdürülebilirlik bilinciyle genişletmek toplumsal farkındalığı artırıyor. Reklam bütçelerinin küçük bir kısmını sürdürülebilir ürünleri tüketmeye teşvik edecek reklamlara ayırmak tüketici bilincinde sıçrama yaratabiliyor.

Kurumların elinde ciddi bir güç var. Bu gücü doğru zihniyetle yeniden kurguladıklarında, sürdürülebilirlik diye yüksek sesle bağırmadan da güçlü işler yapılabilir.

Bence kurumlar olarak sert rüzgarların karşıdan estiği dolayısıyla bizim de stratejik kış uykusuna yatma noktasında olduğumuz bu dönemi içeri tarafta etki ekosistemimizdeki bu yeniden tasarımları, zihniyet değişikliğini kurgulayıp hayata geçirmek için harcamalıyız. Böylece stratejik konumu kaybetmeyeceğiz. Zamanı geldiğinde bütün altyapımız hazır olduğu için sadece suyun üzerine çıkaracağız.

Korumacılık eğilimleri, enerji güvenliği kaygıları ve ekonomik yavaşlama sinyalleri artarken şirketler kısa vadeli karlılık ile uzun vadeli dönüşüm arasında sıkışıyor. Bu yeni küresel düzende sürdürülebilirlik şirketler için bir uyum maliyeti” mi, yoksa rekabet avantajı üretmenin ana yolu mu?

Bu gerçekten kritik bir soru. Geçenlerde yayınlanan bir araştırma, şirket yöneticilerinin önemli bir kısmının şirketlerinin hangi savaşta” olduğunu, yani rekabet avantajının nereden geleceğini net biçimde bilmediğini gösteriyor. Üst yönetimde dahi bu oran yüzde 56 civarında; Direktör ve VP seviyelerinde yüzde 44’e düşüyor. Orta yönetime geldiğimizde yüzde 27’lere kadar bir düşüş mevcut.

Bu tablo bize sürdürülebilirliğin stratejik bir rekabet unsuru olarak daha net anlatılması gerektiğini gösteriyor.

Evet, sürdürülebilirliğin bir geçiş maliyeti var. Mevcut sistemlerin yeniden tasarlanmasını gerektiriyor. Ancak bu yeni bir gündem değil; yaklaşık 10 yıldır konuşuluyor. Örneğin Türkiye ihracatının yaklaşık yarısını Avrupa Birliğine yapıyor. ABnin sınırda karbon düzenlemesi, Yeşil Mutabakat uygulaması yıllardır gündemde. Buna hazırlıksız olmak stratejik bir eksikliktir.

Maliyet gerçektir; fakat yönetilebilir bir maliyettir. Zamana yayarak yönetildiğinde absorbe edilebilir. Buna karşılık orta ve uzun vadede elde edilecek getiri ciddi olabilir.  Örneğin Türkiyede çelik ve çimento sektöründe yeşil ürün ihraç eden güçlü örnekler mevcut. Avrupa’ya Türkiye’den ve Türkiye dışından yeşil ürün üretip ihraç eden çok ciddi oyuncularımız var.  Doğru stratejik konumlanmayla bu mümkün.

Bu tabloyu ve rekabet dinamiklerini düşündüğümüzde, iş dünyası için bugün en kritik üç öncelik ne olmalı? Gerçek değer yaratımı ile sembolik uyum arasındaki farkı ne belirliyor?

Birincisi, içinden geçtiğimiz dönemi çok iyi anlamak ve buna göre hizalanmak.

İkincisi, risk–maliyet–getiri analizini farklı senaryolar üzerinden yapmak. Artık tek bir gelecek yok; bir gelecek skalası var ve bizim burada nereye oturacağımızı, nereye doğru gideceğimizi çok iyi biliyor olmamız gerekiyor.

Üçüncüsü ise sürdürülebilirliği iş modelinin kılcal damarlarına kadar entegre etmek. Performans sistemimizden işe alış sistemimize, tedarik zincirinden müşteriye sunduğumuz ürünlerin yapısına kadar işin her tarafında süreçleri, yapıları, ürünleri "dizayn etme aşamasında” sürdürülebilirliği ana girdilerden biri olarak koymalıyız.

İşin hamuruna sürdürülebilirliği katabilirsek ürünümüz doğası gereği sürdürülebilirliğe doğacak. Böylelikle ne regülasyon tarafında ne tüketici tarafında bizi zorlayabilecek bir konu ortaya çıkabilecek.

Ürün tasarım aşamasında bu lensi koyarsak, sonradan pahalı ve zor dönüşümler yapmak zorunda kalmayız.

COP31in Türkiyede, Antalyada gerçekleşecek olması sembolik bir eşik. Türkiye bugün sürdürülebilirlik konusunda nerede duruyor? İş dünyası için önümüzdeki 5–10 hangi fırsat ve meydan okumaları barındırıyor?

COP31'in Türkiye'de olacak, gerçekleşecek olması bizim için çok önemli. Öncelikle birkaç noktadan bunu değerlendirmek istiyorum. İlk olarak bütün dünya Türkiyede olacak. Son dönemin en yoğun katılımlı COP'larından bir tanesi olması planlanıyor. Herkes çok enerji koyuyor. Bu kadar fazla katılımcının olduğu yerde konuları derinlemesine, farklı açılardan konuşma imkanı yakalıyoruz.

İkincisi Türkiyenin yeni bir hikâyeye ihtiyacı var.

Sadece Türkiye'nin değil, dünyadaki radikal değişimlerden dolayı birçok ülkenin hikayesi boşa düştü. Yeni hikaye yazabilenler ve bu hikayeyi doğru gösterebilenler şu anda avantaj elde ediyor. Örneğin Hindistan yapay zekâyı anlatarak ve buraya koyduğu eforu ön plana çıkararak kendini yeni bir gelişmekte olan ülkeler yıldızı haline getirmeye çalışıyor.  Afrika ülkeleri yaşlanmanın ivmesinin bu kadar arttığı bir dönemde genç nüfuslarını ön plana çıkararak kendilerine alan açıyorlar.

Türkiye olarak eski rekabet avantajlarımız (ucuz işçilik, genç nüfus, jeopolitik dengelerin öngörülebilirliği gibi)  artık yeterli değil. Sürdürülebilirlik ekseninde yeni bir hikâye yazabiliriz.

Şimdi sürdürülebilirliğin dünya vitrinine çıktığımız ve bu konudaki ilgili herkesin burada olduğu bir dönemde bence Türkiye bu konudaki kararlılığını ve yapacağı uzun vadeli stratejik hamleleri çok iyi anlatarak kendine yeni bir hikâye yazabilir. Uzun süredir uluslararası anlamda bu kadar ön plana çıkma şansı yakaladığımız bir dönem olmamıştı. Bence bunun çok iyi değerlendirilmesi, çok iyi noktalara doğru götürülmesi gerekiyor.

Türkiye sanayisi güçlü olan bir ülke, sanayide sürdürülebilir ikiz dönüşüm hatta üçüz dönüşüm diye tabir edebileceğimiz teknolojik dijital dönüşümü, sürdürülebilirlik dönüşümü ve sosyal dönüşümü çok ama çok ciddiye almamız gerekiyor. Bu en önemli fırsat alanlarından bir tanesi hepimiz için. Ancak AB ile ticaret hacmimiz düşünüldüğünde yeşil dönüşümde hizalanamazsak riskle karşı karşıya kalırız. Fırsat, yeni bir hikâye yazmak. Risk ise rekabetçiliğin erimesi ve üretimin başka ülkelere kayması.

Harvard Business Review Türkiye olarak sürdürülebilirliği çok uzun zamandır ajandamızın merkezine koyuyoruz. Buradaki bakış açısını, yaklaşımı paylaşabilir misiniz?

Biz her zaman uzun vadeli stratejik değer üretecek konularda karar vericilere destek olmak, onlarla birlikte yol yürümek üzerine konumlanan bir yapıyız. Dolayısıyla biz de her zaman olaylara uzun vadeli bakıyoruz. Harvard Business Review için sürdürülebilirlik her zaman çok kritik bir faktör olmuş ve böyle de olmaya devam edecek.

Biz dünyada teknolojiyle birlikte en kritik iki dönüşüm dinamiğinden birinin sürdürülebilirlik olduğuna inanıyoruz.

Her seviyedeki liderin, her sektörde ve her ölçekte şirketin iki şeyi iyi anlaması gerekiyor: Birincisi sürdürülebilirliğin ortak ve evrensel faktörleri; ikincisi ise kendi yapısına, sektörüne, coğrafyasına ve faaliyet alanına özgü dinamikler. Bu unsurların doğru şekilde anlaşılması ve içselleştirilmesi şart.

HBR olarak bu süreçte içgörülerle, etkinliklerle, farklı formatlardaki buluşmalarla ve her tür içerikle bu rüzgârı canlı tutmaya çalışıyoruz.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Sürdürülebilirlik, dönemimizin havalı” ya da herkesin hayranlıkla dinlediği bir konu başlığı değil. Yapay zekâ, dijital dönüşüm, veri ekonomisi gibi başlıklar içerik dünyasında çok daha yakalayıcı görünüyor. Günümüz içerik formatları açısından bu konular daha dikkat çekici.

Ancak biz bu başlıkların yanında sürdürülebilirliği sürekli gündemde tutacak, farklı hedef kitlelerin içerik tüketim alışkanlıklarına uygun formatlarla bu içeriği onlarla buluşturacak yapıları benimsiyoruz ve önemsiyoruz.

Dolayısıyla sürdürülebilirlik, ana konu matrisimizin en merkezindeki alanlardan biri. Bu alanda üretmeye ve gündemi taze tutmaya devam edeceğiz.

Bu bakış açısının bir yansıması olarak heyecanlı bir inisiyatifi hayata geçirdik. COP31e giden süreci adım adım işleyeceğimiz Road to COP31 isimli bir programımız var. Bu inisiyatifi sizden dinleyebilir miyiz? Bu inisiyatife dair sizi en çok ne heyecanlandırıyor?

COP31in Antalyada gerçekleşeceğinin açıklandığı günün hemen ertesi günü ekip olarak bir araya geldik. Ortak kanaatimiz şuydu: Büyük etkinliklerde genellikle etkinlik döneminde çok büyük bir gürültü oluşuyor; çok sayıda mesaj veriliyor ve kısa süre sonra gündem normale dönüyor.

Biz bu modeli değiştirmek istedik. Kasım ayında yoğun bir ses çıkarmak yerine, marttan aralığa kadar uzanan 9–10 aylık bir süreci Adan Zye tasarlamaya karar verdik.

COP31in Antalyada gerçekleşmesini, Türkiyede sürdürülebilirlik gündemini yeniden canlandırmak ve ajandanın üst sıralarına taşımak için bir fırsat olarak değerlendirdik. Bu nedenle her aya yayılan etkinlikler, içerikler ve projelerden oluşan Road to COP31” isimli bir inisiyatif tasarladık.

Amacımız bu 9–10 aylık süreç boyunca sürdürülebilirliği hem ana ekseninde hem de sektörel, fonksiyonel ve dikey boyutlarında detaylı biçimde ele almak. Önümüzdeki 5–10 yıla damga vuracak sürdürülebilirlik başlıklarını derinlemesine gündeme getirmek ve paydaşlar arasında hem heyecan yaratmak hem de düşünce önderliği üretmek istiyoruz.

Bu programı aylara yayılan, farklı araçlarla şekillenen bir platform olarak kurguladık.

Program kapsamında HBRnin güçlü olduğu makalelerden webinarlara, yuvarlak masa toplantılarından 7 Mayısta gerçekleşecek sürdürülebilirlik zirvesine, video serilerinden podcastlere kadar çok sayıda içerik formatı yer alacak. Ekosistemimizdeki görüşlerine güvendiğimiz isimlerin bakış açılarını yansıtacağız. HBRnin içerik gücünü her noktada gösterecek, uzun vadeye yayılan bir yapı oluşturduk.

Amacımız tek seferlik büyük bir gürültü çıkarmak değil; doğru sinyali tekrarlayarak, zamana yayarak ve farklı hedef kitleleri kapsayarak iletmek.

Beni en çok heyecanlandıran da bu. Uzun zamandır bu konuda bu kadar geniş bir heyecan atmosferi yoktu. COP31in Antalyada gerçekleşmesiyle birlikte bu atmosferin bileşenleri oluşuyor.

Biz de bu bileşenleri doğru biçimde bir araya getirerek, bu sürecin simyasını doğru kurgulayıp heyecanı tetikleyen ve katkı veren, hatta öncü yapılardan biri olmayı hedefliyoruz.

Paylaş:

Bu içeriği beğendiyseniz daha fazlası için ücretsiz üye olun!

SEÇENEKLERİ GÖRÜNTÜLE

Sınırsız Erişime Sahip Olmanın Tam Zamanı

HBR Türkiye içeriğine bir yıl boyunca tüm platformlardan erişin!
ABONELİĞİMİ BAŞLAT

Tüm Arşive Gözatın

Paylaş