Sürdürülebilirliğin şirketlerin ve yatırımcıların gündemindeki ağırlığını kaybettiğine ilişkin tartışmalara karşın Bain & Company’nin The Visionary CEO’s Guide to Sustainability 2026 raporu daha farklı bir tablo ortaya koyuyor.
Son 10 yılda sürdürülebilir teknolojilere yaklaşık 17 trilyon dolar yatırım yapıldı. Bu rakam, 2015’te öngörülen yatırım patikasının yaklaşık 4 trilyon dolar üzerinde. Yıllık yatırım miktarı da 2025’te 2,4 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştı. Buna rağmen Bain’in 37 önemli sürdürülebilir teknolojinin performansını 2015 beklentileriyle karşılaştırdığı analizinde yalnızca küçük bir grup beklentileri aştı; teknolojilerin büyük bölümü öngörülen gelişimi gösteremedi.
Bain bu tabloyu sürdürülebilirliğin gerilemesinden çok bir “ayrışma çağı” olarak tanımlıyor. Güneş enerjisi, bataryalar ve elektrikli araçlar gibi bazı teknolojiler hızla ölçeklenirken diğerleri geride kalıyor. Bu ayrışma, şirketlerin sürdürülebilirlik yatırımlarını değerlendirirken yalnızca sermaye miktarına değil, dönüşümün önündeki engellere de bakmasını gerektiriyor.
Dönüşümün önünde üç kapı var
Bain’e göre bir sürdürülebilir teknolojinin ölçeklenmesini belirleyen üç kritik “kapı” bulunuyor: teknoloji, politika ve davranış. Bunlardan yalnızca birinin kapalı olması bile bir teknolojinin yaygınlaşmasını ve ekonomik olarak rekabetçi hale gelmesini engelleyebiliyor.
İlk kapı teknolojinin kendisi. Örneğin düşük maliyetli yeşil hidrojen arzının yeterince gelişmemesi, yeşil çeliğin ekonomik ölçekte üretimini sınırlıyor. Bunun etkisi yeşil amonyak ve sıfır emisyonlu yakıtlar gibi hidrojenin girdi oluşturduğu başka alanlara da yayılıyor.
İkinci kapı politika. Isı pompaları bunun iyi bir örneği. İskandinav ülkelerinde uzun süreli ve güçlü kamu desteği talep yaratarak ısı pompalarının yaygınlaşmasını sağlarken diğer birçok pazardaki daha parçalı politikalar aynı ölçeğin oluşmasını engelliyor.
Üçüncü kapı ise davranış. Teknoloji çalışsa ve politika tarafından desteklense bile kullanıcı onu benimsemiyorsa dönüşüm gerçekleşmiyor. Alternatif proteinlerde tüketicilerin tat, doku ve fiyat beklentilerinin yeterince karşılanamaması bunun örneklerinden biri.
Bu nedenle Bain’in çerçevesinde kritik mesele yalnızca bir teknolojinin bugün ne kadar gelişmiş olduğu değil, ölçeklenmesini engelleyen kapının açılıp açılmayacağı.
Tüketicilerin sürdürülebilirlikle ilişkisi de değişiyor
Ayrışma tüketici davranışlarında da görülüyor. Bain’in beş ülkede yaklaşık 7 bin 500 tüketiciyle yaptığı araştırmada katılımcıların yüzde 85’i çevresel sürdürülebilirlik konusunda endişeli olduğunu belirtiyor. Yüzde 83’ü ise en az üç sürdürülebilir alışkanlık benimsediğini söylüyor.
Ancak bu davranışların arkasında her zaman çevresel kaygılar bulunmuyor. Bain’e göre sürdürülebilir bir alışkanlığın benimsenmesinde zamanın yaklaşık yarısında temel motivasyon fiyat, sağlık, kişisel tercih veya kolaylık oluyor; çevresel fayda ise ikincil bir neden olarak kalıyor. Araştırmada yalnızca sürdürülebilirlik faydası sunan ürünler için tüketicilerin ödemeye razı olduğu fiyat primi ortalama yüzde 18 iken sağlık ve sürdürülebilirlik faydaları birlikte sunulduğunda yüzde 24’e çıkıyor.
Bain bu nedenle şirketlere sürdürülebilirliği tek başına satmak yerine sağlık, dayanıklılık veya ekonomik faydalarla birlikte konumlandırmayı öneriyor.
İklim dayanıklılığında doğru soruyu sormak
Rapor, sürdürülebilirlik gündemindeki bir başka değişimi iklim riskleri üzerinden ortaya koyuyor. Bain’e göre doğal afetlerin yol açtığı kayıplar reel olarak yılda yüzde 5 ila 7 artıyor ve toplam kayıplarla sigorta kapsamındaki kayıplar arasındaki fark hâlâ büyük.
Bu nedenle şirketlerin yalnızca “İklim risklerine karşı sigortalı mıyız?” diye sorması yeterli değil. Sigorta fiziksel hasarların bir bölümünü karşılayabilse de tedarik zinciri kesintileri, müşteri kaybı, girdi maliyetlerindeki artış veya kronik su ve sıcaklık riskleri gibi etkilerin tamamını ortadan kaldırmıyor.
Bain bunun yerine “İşimizin neresi kırılabilir?” sorusunu öneriyor. Yaklaşık 150 bin varlığı ve 12 sektörü kapsayan analizine göre şirketler tesis seçimi, tasarım, yenileme ve sermaye yatırımı gibi zaten gerçekleşecek karar noktalarında iklim dayanıklılığını operasyonlarına dahil edebilir.
Bu yaklaşım tedarik zincirleri için de geçerli. Rapora göre küresel olarak işlem gören emtialarda farklı tedarikçilere yönelmek her zaman yeterli koruma sağlamıyor; bir bölgedeki arz şoku küresel fiyatları etkileyebiliyor. Bu nedenle kritik girdilerde ikame seçeneklerinin, stokların, uzun vadeli tedarik anlaşmalarının ve tedarikçilerin kendi dayanıklılığının da değerlendirilmesi öneriliyor.
Sürdürülebilirlik artık yalnızca bir yatırım teması değil
Bu değişim yatırımcıların yaklaşımında da görülüyor. Bain ve CDP, sürdürülebilirlik yatırımlarının üç aşamadan geçtiğini belirtiyor. 2022 öncesinde sürdürülebilirlik başlı başına bir yatırım temasıyken, 2022-2025 arasında enerji verimliliği, tedarik, döngüsellik ve dayanıklılık gibi alanlarda operasyonel değer yaratmanın bir aracına dönüştü.
Rapora göre 2025 sonrasında başlayan üçüncü aşamada odak bir kez daha değişiyor: Sürdürülebilirlikle bağlantılı dönüşümler nasıl rekabet avantajı yaratabilir?
Bu bakış açısıyla yenilenebilir elektriğe erişim, şebeke kapasitesi, kritik mineraller, su, dayanıklı tedarik zincirleri ve adaptasyon altyapısı yalnızca sürdürülebilirlik başlıkları değil, şirketlerin büyümesini etkileyebilecek ekonomik kısıtlar haline geliyor.
Şirketler hangi dönüşümü takip etmeli?
Bain’in önerisi bütün sürdürülebilirlik fırsatlarına aynı anda yatırım yapmak değil. Şirketlerin teknolojileri ve pazarları “şekillendir, izle veya kaçın” yaklaşımıyla değerlendirmesini öneriyor.
Bir şirket, önemli gördüğü ve koşulların hızla değişebileceğine inandığı alanlarda dönüşümü aktif biçimde şekillendirebilir; henüz yeterli sinyal bulunmayan alanları izleyebilir; daha güçlü alternatiflerin ortaya çıktığı teknolojilerden ise uzak durabilir.
Sürdürülebilirlik dönüşümünde sermayenin miktarı kadar, sermayenin nerede ve ne zaman kullanıldığı önem kazanıyor. Teknoloji, politika ve davranışın aynı hızda ilerlemediği bu yeni dönemde şirketlerin görevi bütün dönüşümlerin peşinden gitmek değil; hangilerinin önündeki engellerin kalkmakta olduğunu anlayabilmek.