SPONSORLU İÇERİK - BLOOMBERG BUSINESSWEEK TÜRKİYE

Dünya Dijitalleşiyor; Peki ya Türkiye?

27 Haziran 2016, Pazartesi

Dijitalleşmek basit bir ticari kaygı ile değil, kamu, özel sektör, birey ve toplum açısından incelenmeli.

90’lı yılların başında bir çalışma masasının demirbaşları arasında not defteri, faks makinesi, takvim, hesap makinesi, ansiklopedi, telefon ve gazete bulunurken, günümüz dünyası tüm bu nesneleri tek bir çatı altında topluyor. İnsan hayatını doğrudan etkileyen bu araçlar artık neredeyse tamamen dijitalleşmiş durumda. Alınan randevular dijital takvime işlenirken, bilinmeyen bir kavram yine dijital bir ansiklopedi sayesinde saniyeler içerisinde öğrenilebiliyor. Bir diğer ifadeyle, teknoloji geliştikçe hayata doğrudan temas eden her nesne dijitalleşiyor. Dijitalleşme, bilgiye çok daha hızlı erişim sağlarken, beraberinde getirdiği fonksiyonellikle verimliliği artırıyor.

Mikrodan makro seviyeye doğru süregelen dijitalleşme serüvenini bireyden topluma, son kullanıcıdan şirketlere kadar geniş bir perspektifte okumak mümkün. Çarpan etkisiyle beraber dijitalleşme, ucu bucağı olmayan bir derya. Öyle ki, dijitalleşmenin etkileri artık hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda. Dolayısıyla, dijitalleşmenin rüzgarını arkasına alanlar en yakın trendleri çok daha yakından takip edebiliyor. İş ve yönetişim modelleri dijitalleştikçe, verimlilik artıyor. Gelişmekte olan ya da gelişmiş ekonomi fark etmeksizin, iş hacimleri büyüyor, istihdam alanları yaratılıyor, rekabetçilik artıyor.

Elbette, bu denli geniş bir etkisi olan dijitalleşme trendlerini yakından takip etmek, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler için adeta bir zorunluluk. Türkiye’nin makroekonomik göstergelerine göz gezdirildiğinde, yüksek katma değerli ürün üretememe, ekonomideki büyüme kalemlerinde tüketimin fazlasıyla yer kaplaması gibi birçok sorun göze çarpıyor. Bu sorunların üstesinden gelmek için birçok ekonomist ve iş insanının sıklıkla üstünde durduğu gibi, Türkiye ekonomisinin yeni bir hikayeye ihtiyacı olduğu apaçık bir gerçek. Tüketimle büyümek gibi, dijitalleşme trendlerine kayıtsız kalmak da gelişmekte olan ekonomiler için sürdürülebilir olmayabilir.

Peki, ne yapmak gerekiyor? Türkiye dijitalleşme trenini kaçırdı mı? İş modellerinde dijitalleşme ne demek? Yüksek katma değerli üretim ve verimlilik adına dijitalleşmede nasıl bir yol haritası izlenmesi gerekiyor? Kadir Has Üniversitesi’nde Yeni Medya üzerine dersler veren öğretim üyesi İsmail Hakkı Polat, dijitalleşme konusuna kafa yoran bir isim; dijitalleşme trendini yakından takip eden birçok şirketin düzenlediği konferanslarda demirbaş bir konuşmacı. Polat, dijitalleşmeyle yüksek katma değer oranının yükselmesi arasında bir korelasyon olduğunu söylüyor. “Geleneksel sektörler ihracatta yüzde 5-10 gibi çok düşük kâr marjlarıyla çalışıyor. Tekstil sektöründe yapılacak bir dijital dönüşümle, giderlerde yüzde 40 verimlilik elde ettiğinizde bir anda kâr marjı da artacak” diye konuşan Polat, devam ediyor: “Dijitalleşmenin içerisinde sıfırdan yaratacağınız rekabet gücü, daha yüksek nitelik gerektiren işgücünü getirecek, dolayısıyla bunların katma değeri de yükselecek. Bir diğer ifadeyle, bir koyduğunuz zaman beş-altı katını alacaksınız. Türkiye’deki şu anki mevcut durum ise sanayi çağının köhne yapısına işaret ediyor.”

Türkiye sanayinin köhne yapısını bertaraf etmek için ne yapmalı? Nereden yola başlamalı? Şüphesiz, ilk durak eğitim. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni düzenlemesiyle, önümüzdeki yıl öğrenciler ortaokuldan başlamak üzere kodlama dersi görecekler. Kodlama dersi tek başına yeterli mi? Polat, yönelttiğimiz bu soruları, Türkiye’de 80’li yıllarda başlayan İngilizce öğrenme furyasına referans vererek cevap veriyor: “Atıl duran yabancı dil laboratuvarı ve İngilizce öğrenememiş, İngilizceyi hâlâ konuşamayan bir sürü insan var. 40-50 dakikalık derslerle sınıfın içine insanları hapsederek bu işi öğretmek mümkün değil. Dolayısıyla insanlara kodlama değil, algoritmik düşünce mantığını öğretmek gerekiyor. İşin mantığını çözebilecek, gerektiğinde o kodu belirli bir bakış açısıyla analitik olarak değerlendirip, farklılaştırıp, inovatif çözümler ortaya çıkarabilecek insanlar gerekiyor.”

Bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı’nda danışman olarak çalışan, şimdilerde ise Dijital Araştırmalar Derneği’nin ve Yeni Diplomasi adlı web sitesinin başkanlığını yürüten Gökhan Yücel, kodlama dersine gelen eleştirilere yönelik, “Zararın neresinden dönülürse kârdır” diye cevap veriyor ve devam ediyor: “Bugün eğitim kelimesi Batı’da bakanlıklardan çıkarılıyor, beceri deniyor. İnovasyon ve Beceri Bakanlığı diyorlar. Eğitim tasarımdır, belediyenin yaptığı yoldur. Ama öğrenme diye bir şey ve bunun beceriye dönüşmesi var. Google sadece biliyor, insan bunu beceriye dönüştürüyor. Beceri, parkta çimlerin üzerinde yürürken yaptığın yoldur, kestirmelerdir.” Bir diğer ifadeyle, dijitalleşmenin toplumsal olarak içselleştirilmesi için eğitim kavramına daha farklı perspektiften bakılması gerektiğini söylüyor Yücel. Röportaj esnasında konuyu tekrar kodlama dersine getiren Yücel, emsal niteliğindeki Estonya örneğini vererek, argümanını pekiştiriyor: “Estonya’da ilkokuldan itibaren kodlama dersi veriyorlar. Estonya iki milyonluk yer deyip geçebilirsiniz ama bu ülke Skype’ı çıkarmış. 8,5 milyar dolara Microsoft’a sattılar. Ekosistem, dijitalleşmeyi sadece ticari olarak düşünmek değil, bunu toplumsal bir olgu olarak görmeyi gerektiriyor.”
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da Microsoft’un düzenlediği Kurumsal Çözümler Zirvesi’nde, konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Microsoft Türkiye Genel Müdürü Murat Kansu da, “her şeyin başı eğitim” vurgusunu yapıyor: “Burada kamuya da, bizim gibi şirketlere de görevler düşüyor. Bizim de daha fazla eğitim olanakları sağlamamız lazım. Kamunun da müfredatın içine bunları koyması, meslek okullarında okutuluyor olması gerekiyor. Sensörlerden gelen veri nasıl işlenir, bir seri üretim hattında nelere bakılmalıdır, bütün bunlar dijitalleşme sonucu olacak.”

İnovasyon, dijitalleşme ve Ar-Ge yolunda kamunun attığı adımlar istenilen seviyede değil mi? Polat bu soruyu, “Dijitalleşme yeni istihdam alanları yaratacak. İnovasyonu da artıracak bir faktör olacak. Sorun Ar-Ge sorunu değil, sorun yenilikçi olamama. Ar-Ge’den anlaşılan çok klasik; ürettiğiniz bir ürünün değerinin birdenbire artması. Şirketin Ar-Ge biriminin yüksek nitelikli ürünlerinden bahsetmiyoruz, kastımız yenilikçi olmak” diye cevaplıyor.
Peki, vergi muafiyeti sağlanan teknoparklar, teknoloji girişimlerine verilen teşvikler herhangi bir anlam ifade etmiyor mu? Polat, “Şu anda kamu tarafında iyi niyetli çabalar var, ama yeterli değil. Bilinçli değil ve geniş katmanlara yayılmamış. Dijital dönüşüme temelden bakıp, o temel doğrultusunda ne etkinlikler gerekiyorsa, o etkinlikleri eğitim programına ilave edecek, istihdam edecek nitelikli işgücü yetiştirecek bir iradeye ihtiyaç var” diye konuşuyor. Madalyonun öbür yüzünde ise kamunun koyduğu hedefleri gerçekçi bulmayan Gökhan Yücel bulunuyor: “Gebze’de Silikon Vadisi açmaktan ve İstanbul’daki bir vakıf üniversitesini 30 senede Harvard yapmaktan bahsediyorlardı. Bu iş bu kadar kolay değil. Evet, Silikon Vadisi bir hızlandırma merkezidir, girişimciliktir, kuluçka merkezidir. Ama ABD’deki Silikon Vadisi, Stanford Üniversitesi’nin içinde yer alıyor. Stanford gibi bir yerde kurulmuş, derdimi anlatabiliyor muyum?” diye konuşuyor Yücel.

Microsoft Türkiye Genel Müdürü Kansu’nun altını çizdiği meslek liseleri konusuna İsmail Hakkı Polat, daha geniş bir perspektiften bakıyor. Polat, dijital meslek liselerine geçişi savunuyor. “Dijital meslek liseleri açılabilir. Dijital dönüşüm uzmanı yetiştiren dijital liselerden bahsediyorum. Batı’da bunun muadili yok, onlar da arayışta. Ama bunu ilk bulan ve uygulayan öne geçecek.”
Teknoloji devi Intel, geçtiğimiz Aralık ayında Londra’da Eğitim Zirvesi düzenlemişti. Etkinlik, eğitime giden yolda teknolojik araçların önemini ortaya koymuştu. Intel Başkan Yardımcısı Roz Hundell’in gazetecilerin sorularını yanıtladığı yuvarlak masa toplantısında, Türkiye’deki eğitim kurumlarında tablet kullanımının artmasına rağmen oldukça düşük gelen PISA skorlarının nedenini sormuştuk. Nitekim Türkiye, okuduğunu anlamada 64 ülke arasında 42’nci, matematikte 44’üncü, fen bilimlerinde ise 43’üncü sırada yer alıyor. Kısacası, eğitimde dijitalleşme bir nebze sağlanmış olsa bile Türkiye, eğitim sıralamasında yerlerde sürünüyor. İsmail Hakkı Polat, “Tablet projesinde eğitmenleri eğitmezseniz, bu sadece tablet yatırımı olarak ortaya çıkıyor” diyerek acı tabloyu özetliyor.

Polat’ın aktardığı bilgilere göre İngiltere, dijitalleşmede Türkiye’nin yaşadığı benzer bir süreci yaşamış durumda. Fakat sıklıkla bahsedilen özel sektör ve kamu iş birliği formülü, İngiltere’de çözüm olarak uygulanmaya başlanmış bile. Nasıl mı? İngiltere’de British Telecom tek başına son üç yılda 3 milyar poundluk internet altyapısı kurmuş durumda. Hedef, 2020 yılında 500 megabitlik bir hıza ulaşmak. Böylece ülkedeki her birey 500 megabitlik hızda internet erişimine ulaşabilecek. Altyapı tamam, peki ya nitelikli işgücü? 2015’in sonunda British Telecom’un CEO’su Gavin Petterson, “Ülkede yüksek hızlı dijitalleşme için gerekli altyapı yatırımını yaptık. Artık altyapı değil, biz British Telecom olarak insana önem verecek eğitim ve nitelikli insan gücü faaliyetlerine başlıyoruz. Buradan 2016 yılını İngiltere için dijital ülke olma yolunda kader yılı olarak ilan ediyorum” diye konuşuyor. Polat, bu durumu “Teçhizatla insan yatırımı arasında bir denge olması gerekiyor. Bunu yapmazsa alacakları sonuç sayısallaşma olur. O işgücüne yatırım yapmadığınız zaman yatırım havada kalır. Altyapıya milyonlarca dolar yatırım yapabilirsiniz, ama onu kullanacak insan yoksa bu işin etkin yapılması için yeterli seviyeye ulaşamazsınız” diye tanımlıyor.

İngiltere’nin özel sektör ve kamu iş birliğiyle çözüme doğru gittiği yolda, Türkiye benzer bir strateji izleyebilir mi? Polat bu soruyu, “Şu anda bu, Türkiye için hem büyük bir kriz, hem de büyük bir fırsat. Devlet eğer dijitalleşme yolunda bir rekabet üstünlüğü alırsa izleyeceği politikayla, bir anda verimlilik ve refah ülkesi olarak öne sıçrarız ve Orta Gelir Tuzağı’ndan da sıyrılmış oluruz” diye cevaplıyor.

Özel sektörün yapısı gereği çok daha reaktif ve hızlı aksiyon aldığını ve dijitalleşme sürecine önayak olabileceğini söyleyen Gökhan Yücel, mevcut yapıya eleştirilerini sıralıyor. Nitekim Yücel’e göre, Türkiye’de şu anda insanların dijitalleşmeden anladıkları dijital reklamcılık ve pazarlamadan ibaret. “Dijital konularla sadece kâr amacı güden özel sektörün ilgilenmesi, ilgilenen özel sektörün ise bunu bir kullanıcı gibi yapması çok büyük bir sorun” diye konuşan Yücel, devam ediyor: “Dijitalleşmeden anladığımızın ‘Nasıl daha iyi reklam veririz?’ olmaması gerekiyor. Artık sosyal veri üzerinden gelecek tahmin ediliyor. Reklamcılık ve pazarlama önemli, ama eğitim ayağını, insan ayağını, akademik ve sivil toplum ayağını da düşünmek gerekiyor. Bu sadece kaynak harcayacağınız bir şey değil, Türkiye gibi ülkelerin bir yol haritası belirlemesi gerekiyor. Bunu Hindistan, Güney Kore, Malezya gibi ülkeler yaptı.”

Yücel’in röportaj esnasında sıklıkla altını çizdiği, salt kâr amaçlı düşünen özel sektörün dijitalleşmeye katkı yapmama süreci, şirketlerin en tepedeki yöneticiler arasında yaşadığı uyumsuzlukla başlıyor olabilir. Nitekim son yıllarda büyük şirketlerde görülen dijitalden sorumlu üst düzey yönetici (CDO) ve teknolojiden sorumlu üst düzey yönetici (CTO) rekabeti, şirketlerin daha işin başında dijitalleşmede kan kaybetmesine neden oluyor. Dijitalleşme yetkinlikleri oldukça sınırlı olan yöneticiler, hiyerarşik rekabet içerisinde dijitalleşmeye yeteri kadar öncelik vermiyor olabilirler. İsmail Hakkı Polat konuyla ilgili gözlemlerini sıralıyor: “Burada CDO’nun devreye girmesi gerek ama CDO’ların şu anki modelleri bunu yapmaya elverişli olmadığı gibi, tam tersine organizasyonu daha da çatışmacı hale getirecek bir yapısı var. İşe yaramadıkları gibi organizasyondaki huzursuzluğu daha da artırıyorlar. Mevcut CDO yapılarının, dijitalleşmenin sadece bir-iki departmanın altına verilmesi huzursuzluk yaratıyor. Ya da ayrıca bir CDO atanması, sanki bütün şirketin dijitalleşmesini o kişi yapacakmış izlenimi veriyor. Organizasyonel ve hiyerarşik bir sıkıntı yaratıyor.”

Özel sektörün dijitalleşme sürecinde yaşadığı sorunlar sadece tepe yöneticilerle sınırlı olmayabilir. Çalışanlar çoğu zaman, yönetimin dijitalleşme konusunda nasıl bir yol izlediğini kavrayamıyor olabilirler. “Orta düzey yöneticiler dâhil birçok çalışan birey olarak dijitalleşemiyor. Hem eğitsel hem de operasyonel olarak tepeden tırnağa ciddi bir yakın takip gerekiyor” diye konuşuyor Polat.
Özel sektörün dijitalleşme yolunda organizasyonel süreçlerinin tamamen elden geçirilmesi gerekiyor olabilir. Akıllara bu sürecin nasıl yönetileceği sorusu geliyor. Polat, dijitalleşme yolunda sorunlar yaşayan şirketlere dışarıdan danışmanlık hizmeti alınması gerektiğini söylüyor. Fakat çoğu danışmanlık şirketinin dijitalleşme konusunda yeterli donanıma sahip olup olmadığı büyük bir soru işareti olarak öne çıkıyor. “Öyle danışmanlık şirketleri var ki, danışmanlık hizmeti verdikleri şirketlerden daha gerideler. Dijitalleşme konusunda birikimi ve deneyimi yüksek bir kadrosu olması gerek. Bu işi organizasyona hiyerarşik olarak dahil olmayacağından dolayı, saygınlığını bilgi ve birikiminden alması gerekiyor. Şirketin içinde çok daha fazla otorite kurarak oradaki çatışmayı daha da fazla artırmaması lazım” diye konuşan Polat, ekliyor: “Trendleri yakından takip eden bir CDO olması gerekirken, egosunun da düşük olması gerekiyor. Organizasyonların farklı yerlerinde görev alıp, biraz da interdisipliner bir yapıya sahip olmaları gerekiyor. Organizasyonun içine direkt dahil olmayacağı için biraz da yapıya dışarıdan bakabilme becerisi olması, organizasyonun toksik etkilerinden arınması gerekiyor.”

Türkiye’nin dijital dönüşüm yolunda kamu, özel sektör ve bireyleri engebeli bir yol beklerken, toplumsal bakış açısında da bambaşka sorunlar görünüyor. Yücel konuya, “toplumsal olarak fırsatları doğru algılayacak reseptörler gerekiyor” düşüncesiyle yaklaşırken, Polat da benzer bir düşünce dile getiriyor: “Sadece ticari değil, toplum olarak da sosyal fırsatlar elde etmesini sağlamak gerekiyor. O zaman bu işi bireyler içselleştiriyor. Fırsatları algılayacak çakralarımızın açılması gerekiyor.”

Peki Türkiye, dijitalleşme sürecinde kültürel bariyerlerle karşılaşıyor olabilir mi? İnovatif düşünce tarzının Batı ve Doğu toplumları arasında farklılık taşıdığı, engeller oluşturduğuna dair iddialar akademik boyuta taşınmış durumda. Mustafa Kemal Üniversitesi İşletme Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Salih Yeşil’in Türkiye’nin Ulusal Kültürel Özellikleri ve Yenilikçilik Potansiyeli Arasındaki İlişki Açısından Bir Değerlendirmesi başlıklı makalesinde, kültürün yenilikçilik üzerinde etkisinin iki türlü de olabileceğini gösteriyor. Makalede, “Kültürlerin bir kısmı tamamen geleneklere bağlı kalarak geçmiş tecrübelerini kullanırken, bazıları ise tamamen yeni yaklaşım ve düşünceler ortaya koymaktadır. Yani bir tarafta geleneklere bağlılık söz konusu iken, diğer tarafta yeni şeyler denemek, aramak ve bulmak vardır. Başka bir şekilde ifade ile yeni fikir, düşünce ve tecrübelere açık olmak kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Birtakım kültürel inanç ve değerler de, yeni fikir, düşünce ya da yaklaşımların kabul edilip edilmeyeceği üzerinde etkili olabilmektedir” ifadeleri yer alıyor. Gökhan Yücel’e, Türkiye’nin kültürel bariyerle karşı karşıya olabileceği sorusunu yönelttik. Aldığımız cevap ise oldukça sert bir tondaydı: “Kültürel açıklamalara çok fazla rağbet etmiyorum. Kültürel, biraz antropolojik bir yaklaşım oluyor. Çok fazla kurcalarsanız bu, ırkçılığa kadar gidiyor. Kültürel bir yaklaşımın doğru olmadığına kanıt olarak kendimi sunabilirim: Fatih, Karagümrük’te büyüdüm ama Oxford ve Harvard’da okudum. Kültürel bir ayrım olsaydı benim Oxford ve Harvard’da okumamam gerekiyordu. Benim gibi üç tane adam bulsanız zaten tez çürümüş demektir.”

Öyle görülüyor ki, Türkiye dijital dönüşümde acılı bir geçiş dönemi yaşıyor. Gelişmekte olan ve gelişmiş ekonomilerin dijitalleşme yönünde attığı ilerici adımlar karşısında Türkiye’nin geride kaldığı görülüyor. Fakat tren halen kaçmış değil. Polat, önümüzdeki iki senenin çok kritik olduğunu söylüyor: “Önümüzdeki bir-iki sene herkes aynı noktadan başlayacak bu dönüşüme, ama bazı ülkeler bu işi doğru düzgün planlayıp bir anda öne çıkacak, bazıları da geride kalacaklar; aradaki makas açılacak. Bu farkın açılması, gelecek dediğimiz ama şu ana denk gelen Nesnelerin İnterneti, Endüstri 4.0 gibi olguların gelmesiyle beraber bir anda başka bir noktaya sıçrayacaklar da olacak, ilerleme gösteremeyenler de geride kalacak.”

---

Henry Timms ve Jeremy Heimans’ın Harvard Business Review için kaleme aldıkları Yeni Güç Değerleri adlı makale, dijitalleşmeye giden yolda yeniden şekillenen güç dengelerini tanımlıyor:

“Eski güç modelleri genellikle tüketimden fazlasını gerektirir. Bir dergi okurlarından aboneliklerini yenilemelerini ister, bir üretici müşterilerinden ayakkabı satın almasını ister. Ama yeni güç insanların giderek artan ‘tüketimin ötesine geçebilme kapasitesinden ve arzusundan’ yararlanır. ‘Katılım Ölçeği' kutusunda açıklanan bu davranışlara; paylaşma (başkalarının içeriğini alıp hedef kitleyle paylaşmak), şekillendirme (mevcut içeriği veya varlığı yeni bir mesaj veya nitelikle yeniden düzenlemek veya adapte etmek), fonlama (parayla destekleme), üretme (YouTube, Etsy veya Airbnb gibi akran topluluklarında içerik üretme veya ürün ve hizmet sunma) ve eş mülkiyet (Wikipedia ve açık kaynaklı yazılımlarda görüldüğü gibi) dahildir.”

---

"Dijitalleşmeyle Klasik Sınırlar Ortadan Kalkıyor"

Dijital Araştırmalar Derneği Başkanı Gökhan Yücel, dijital diplomasinin tanımını yapıyor.

Klasik sınırlar dijitalleşmeyle artık aşılıyor. Klasik sınırlardan kastımız ne? Kosova dünyada tanınma problemi olan, uluslararası sistemde tanınmayan bir devlettir. Ancak Facebook Kosova’yı tanıdı. Kosova IP’si egemen bir devlet olarak tanındı. Yunanistan ve Rusya’nın dahil olduğu birçok devlet Kosova’yı tanımıyor. Rusya’daki adam Facebook’a girince, kendi devletinin Kosova’yı tanıyıp tanımaması önemli değil; karşısındaki IP’yle muhatap olunca onu Kosovalı olarak görüyor. Filistin için de aynı şey geçerli. Filistin’i Google devlet olarak tanıdı. Bu gibi klasik dönemin modernite kavramları bile dijital dönüşümden etkileniyor. Tanınma gibi, müzakere gibi, ulaşmak gibi, kaybolmak gibi terimler öne çıkıyor.

---

Dijitalleşmenin Önündeki Engeller

  • Sanayi çağının köhne organizasyonel yapısı
  • Dijitalleşmeden bihaber yöneticiler
  • Ekonomik ve ticari düzenle uyumsuz yeni kuşak
  • Geleneksel iş döngüsü
  • Eğitim olmadan yapılan milyonlarca dolar değerindeki teçhizat yatırımları
  • Dijitalleşmenin bireyler üzerine getirdiği baş etmesi zor problemler
Paylaş:

Bu içeriği beğendiyseniz daha fazlası için ücretsiz üye olun!

SEÇENEKLERİ GÖRÜNTÜLE

Sınırsız Erişime Sahip Olmanın Tam Zamanı

HBR Türkiye içeriğine bir yıl boyunca tüm platformlardan erişin!
ABONELİĞİMİ BAŞLAT

Tüm Arşive Gözatın

Paylaş